amasrakitabevi.sitemynet.com

Anasayfa
Manzaralarımız
Amasra'mız
Kitaplar
Linkler Sayfam
Yeme-İçme
Mesleki adresler
Konaklama
Atılay Denizaltı
Konuk Defteri
Sanatçılarımızla
Acil Telelefonlar
Disco ve Barlar
Hikayeler
Şiirler
Fıkralar

Hikayeler


Namazı geç kılanlar,OKUYUN

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?''

Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı.

Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine.
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti.
Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi.

"Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...
Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi.O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu.
Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu.

"Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece....
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti. Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular.
Hayretle bir sağa, bir sola baktı.

"Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....

Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.
Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden....

" Şükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti;
" Gözlerimi dünyaya açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım."

Kirpiklerinden aşağı gözyaşlarıdökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." Diyordu.
Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez."
Diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi. Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyibekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı.

"Olamaaaazzzz " diye bağırdı.
Sağa sola koşturdu.

"Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım." Diyordu.
Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararakalevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü..

"Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?"
diyordu.
Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.

Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu.

"Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu. "

Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti.
Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı.

"Siz de kimsiniz ?" dedi.
İhtiyar gülümsedi:
" Ben senin namazlarınım."
"Neden bu kadar geç kaldınız ? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum." dedi....
İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;
" Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı?" Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı.

Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu.

YILIKMAYAN TÜRBE

Nevşehir - Göreme yolu üzerinde bir türbe vardı. Hasan Baba Türbesi. Nevşehir Belediyesi, şehrin çıkışındaki yolu genişletme gayesiyle, bazı tadilâtlar yaptı. Bu arada yolun genişletilmesi ve gidiş - gelişli bir yolun yapılmasına da karar verilmişti. Yol yapımı türbenin bulunduğu yeri de' içine alıyor ve türbenin yıkılması icab ediyordu. Fakat bir gün Belediye Başkanına bir şikâyet geldi.

Bazı işçiler ellerinde kazma olduğu halde türbeyi yıkmak istiyorlar, fakat yıkamıyorlardı.

Bu hâdise üzerine halk ve belediye başkanı türbenin bulunduğu mevkie geldiler ve elleriyle türbeyi yıkmak istediler. Fakat Allah Teâlâ, onun yıkılmasına müsaade etmediği takdirde nasıl yıkacaklardı. Türbeyi yıkmak için kazmayı alıp da elini kaldıran işçilerin elleri, halkın bakışları arasında havadan inmiyor ve adam yıkmaktan vazgeçip geri çekildiği zaman ise, hiçbir şey yokmuş gibi eski haline avdet ediyordu.

Bu durum karşısında, Belediye türbeyi yıkmaktan vazgeçti ve gidiş - gelişli yol türbenin sağından ve solundan erilerek türbe iki yolun ortasında kaldı.

Halkın, tevekkülü, çalışkanlığı ve üstün ahlâkı ile çok sevdiği ve hürmet gösterdiği bir velî idi. Sohbetleri ve güzel ahlâkı ile insanlara çok faydalı olmuştur. Gariplerin, yetimlerin ve hastaların yardımına koşar, onlara her yönden destek olurdu.

Hasan Baba, bir gün dostlarından birisi vefât etmek üzere iken başında bulunup ona duâ etmişti. Hasta son anlarını yaşadığı sırada armut istemişti. Mevsim kıştı. Dışarda şiddetli tipi vardı. O mevsimde armut bulmak mümkün değildi. Hastanın başında bulunan yakınları ne yapacaklarını şaşırarak, Hasan Baba'nın yüzüne bakıp;

-Bize yardımcı ol, ne yapalım, hastanın bu arzusunu yerine getiremeyeceğiz." dediler.

Hasan Baba çâresiz kalan ve çok üzülen bu insanlara;

- Üzülmeyiniz, buluruz. Allahü teâlâ bir imkân ihsân eder. Biraz bekleyin, diyerek dışarı çıktı.

Kısa bir müddet sonra elinde küçük bir armut dalı ile içeri girdi. Armut dalı üzerinde yemyeşil tâze yapraklar ve olgunlaşmış sapsarı armutlar vardı. Sanki yaz mevsiminde dalından kırılmış gibi idi. Hastanın başında bulunanlar bu hâli görünce, bu işin Hasan Baba'nın bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona olan derin muhabbetleri ve gösterdiği yakın alâka hepsini ağlattı. Armutları verip, hastanın gönlünü hoş ettiler. Hasta kısa bir süre sonra vefât etti.

Bunda Da Bir Hayir Var

Bir zamanlar Afrika daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan iitbaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
-Bunda da bir hayır var!
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
-Bunda da bir hayır var!
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
-Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
-Haklıymışsın! dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi.
-Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da bir hayır var.
-Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı kral. Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?
-Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene

İbrahim Amca

Bu yaşanmış gerçek bir hikaye..Mısırlı bir dava adamı olan doktor Saffet
Hicazi'den dinledim bir Tv kanalında..Kendisi de, olayın kahramanından
bizzat dinlemiş..

İbrahim Amca bir Türk..Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkanı var,

daha doğrusu küçük bir marketi..

O'ndan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde..
Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar..

Olayımızın kahramanı Cad, 7 yaşında bir Yahudi çocuğudur..

Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de
sahibine hissettirmeden(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..

Bu aylarca böyle devam eder..

Birgün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata
almaz, çıkar..

İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle;

"Caad, bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı
çikolatayı..

Şaşırır çocuk ve; "Biliyor muydun?" der hayretle..

İbrahim Amca başını okşar Cad'ın ve; "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık
büyük bir suçtur..Başkasının hakkına tecavüzdür! Buraya geldiğinde yine al
çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle..

Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında,
Cad ise 7 yaşında bir çocuktur..Aradan yıllar geçer..Ne zaman Cad'ın bir
sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad.. O'nun şefkatli sinesine
sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu dostuna ve

nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular..

Ne zaman sıkıntıyla İbrahim Amca'sına koşsa Cad, İbrahim Amcası
çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad'a vererek; "Hadi aç bir yeri" der,
sonra Cad'ın açtığı yeri okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler

birlikte..Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur!..

Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim

Amca da ötelere yürüyen bir fani..Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam
etmiştir..

Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim Amca, Hakk'ın rahmetine
kavuşur..Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;
İçerideki küçük Sandık olduğu gibi hiç açılmadan Cad'a verilecektir..

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır..Çok ağlar, çok yanar..Artık
elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı
yoktur..

Vasiyet üzerine sandık Cad'a ulaştırılır..
Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez Cad..

Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı,

çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir, gözleri dolar; Seslenir

dostuna;

"Ah keşke burada olsaydın da, çözümleseydin yine, bak yalnız kaldım, bak
ortada kaldım." derken aklına sandık gelir..Koşar açar sandığı..Bir de bakar

ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle

sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar..

Kur'an'dır O!..

Ama bilmez bunu Cad.. Koşar, okutmak için birini arar, herkese gösterir
kitabı..Sonunda bir Tunuslu okur açtığı sayfayı ve tercüme eder Cad'a..Sorun

yine çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..

Merak eder Cad, sorar "Bu Kitap nedir?"
Tercüme eden Tunuslu; "Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"

Cad şaşırır, şoktadır!
Demek ki yıllarca bilmeden okudukları, her derde deva olan o esrarengiz
kitap Kur'an'dır ha?

Zerre tereddüt etmez Cad ve sorar hemen; "Müslüman olmam için ne
yapmalıyım?"

Tunuslu gerekeni söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur..
CadAllah Kur'an adını alır..

Hikaye burada bitmiyor..

Cadallah Kuran, öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece
Avrupa'da 5000 kişinin Müslüman olmasına vesile olur..Her geçen gün artar,
hidayetine vesile oldukları..

Daha sonra Cadallah Kuran, Afrika Kıtasına geçer, orada da 5 milyondan fazla

kişi, sayesinde Müslüman olur..

Dr. Saffet Hicazi, Bizzat tanışır O'nunla ve hikayesini dinler, elinden hiç
bırakmadığı hayli yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah; "Ammu İbrahim'in
Kur'an'ı işte bu" der, yanında gezdirmektedir hep..

Dr. Saffet; "Niçin Afrika Kıt'ası diye sorunca da;

Açar elindeki İbrahim Amca'nın Kur'an'nını ve kabını sıyırıp son sayfasında
çizili Afrika haritasını gösterir..Ve der ki; "İbrahim Amcam biliyordu benim

Müslüman olacağımı ve bana işaret etti ki bu haritayla, Afrika'ya gideyim ve

bu Nur'u gönüllere koyayım Rabbimin izniyle"

Yine Dr. Safet'in anlattığına göre, bir gün Nijerya dan bir heyet gelir
Mısır'a, yardım heyeti..Bu heyetin sözcüsüyle konuşurken Saffet Bey,
kabilesini, nerede oturduğunu vb sorar adama..O da söyleyince, "Sen der
Cadalllah Kur'an'ı tanıyor musun?..

Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; "Evet!" der ve "Sen nerden
tanıyorsun, yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu O'nunla?" peşpeşe sıralar
sorularını..

"Evet" deyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper
gözyaşlarıyla..

Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun elini
tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"

2004 yılında vefat etmiş Cadallah Kur'an..Rabbim mekanını cennet eyleye,
amin..

Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet ede, O gibilerin emsallerini arttıra..
Avrupa'nın batağında bir Nur..
Dirayet, şefkat, din, ırk ayırmadan seven yüce bir gönül..
Her yaşa hitabetmesini bilen bir kocaman bir yürek,
O'na sallallahu aleyhi ve sellem benzeyenbir can..

Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!

Bir Arap kanalında Kur'an'ı, O'na sarılmayı, Kur'an'la amel etmenin lüzumunu

anlatan bir Mısırlı Tebliğci, konuşmasının sonunu senin kıssana
ayırmıştı..Gözyaşlarıyla anlattı seni..Gözyaşlarıyla dinledik..Gurur duyduk
seninle İbrahim Amca!

Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiğin fidanının, dünyanın dört bir
köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca?

Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben ben" dediği,
kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının
peşinde olduğu şu talihsiz asırda...

Senin amel defterin mahşere kadar hiç kapanmayacak ne mutlu sana İbrahim
Amca..

Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!
Nefesini yolla bize, diriltici yüreğindeki o nefhaları..
Silkinip dirilelim, şu ölüm uykusundan kendimize gelelim..

Ayasofya'nın Kubbesi

Yusuf b.Abdullah'ın Tevarih-i Al-i Osman'ında şöyle yazılıdır:

Muhammed Mustafa(s.a.v) dünyaya geldiğinde Medayin'de Nuşirevan-İ Adil tak-ı kisrası(köşkünün kubbesi) zelseleden aşağıya göçtü. Acem vilayetinde ateşperestlerin ateşi söndü.Ayasofya'nın kubbesi çatladı.İmparator o kubbeyi tekrar yaptırdı ve her yaptırışında yıkıldı.Neticede aciz kaldılar ve rahipler ittifak edip imparatora gelerek durumu anlattılar:'' Arap diyarında bir peygamber zuhur etmiştir , adı Muhammed'dir, onun dünyaya gelmesiyle bu kubbe yıkılmıştır, derman ancak ondan gelir.'' dediler.
İmparator Herakliyus hemen itibarlı bir elçiyi hediyelerle Hz.Muhammed'e (s.a.v) gönderdi.Elçi mektupla varıp durumu bildirdi. Muhammed Mustafa (s.a.v) mübarek ağız suyunu alıp güzel bir taşa sürdü ve elçiye verdi: ''Bu taşı kubbeye koyunuz.'' buyurdu .Elçi de taşı Herakliyus'a götürdü. Herakliyus taşı bina ustalarına verdi , onlar da kubbeyi yeni baştan inşa ederken bu taşı kubbeye yerleştirdiler.Kubbe bir daha yıkılmadı


Peygamberli Rüya !!!

Bir Cuma günü Kuran okurken S.A. uykuya dalar ve rüyasında Peygamber Efendimiz onun karşısındadır ve ona şunları söyler:
Bir hafta İçinde 7000 insanin öleceğini, ama hiç birinin de gerçek
bir Müslüman olmayacağını,Son zamanlarda pek çok kimsenin Allahın istediği düzgün ve dürüst
işler yapmadığını, bu zamanların kötü zamanlar olduğunu,
Bu zamanda evli kadın ve erkeklerin eşlerine sadık kalmadıklarını,genç kızların erkekler gibi her yere girip-çıkıp gezer olduklarını,
edepli giyinmediklerini,Tüm gençlerin velilerine diğer insanlara saygı göstermediklerini,Zenginlerin
fakirlerle ilgilenmediklerini,artık sadaka ve
zekât vermez olduklarını,
İnsanların namaz kılmadıklarını ve oruç tutmadıklarını, oysa Mahşer
Gününün yaklaştığını,Kısa bir zaman
sonra gökte sadece bir yıldız kalacağını ve
dua kapılarının kapanacağını,Kurandaki yazıların silinerek okunamaz olacağını,
Güneşin Dünyaya çok yaklaşarak tersten doğup batacağını.Peygamber efendimiz ayrıca şunları da ekler:"Her kim bunu okurken
yanında başkaları varsa onların da duyacağı
şekilde açıktan okusun.Bunu yapan kişiye Cennet de bir yer ayrılır
Rüyayı anlatan S.A.bunların doğru olduğuna inandırmak için şu yemini etmiş:"Bunlar
doğru değilse, gerçek bir Müslüman gibi
ölmeyeyim!"Peygamber Efendimiz
yukarıdaki durum tespitinden sonra aşağıdaki
tavsiyelerde bulunur: Günde beş defa namaz
kılın,Oruç tutun, Hırsızlık yapmayın,
Fakirlere yardım edin.


Toprağa gömülen servet

Bir zamanlar yaşlı bir adamın birbirinden tembel üç oğlu varmiş. Yaşlı adam çocuklarının bu huyundan hiç memnun değilmiş.
Hayatının son anlarını yaşarken çocuklarını bu huylarından vazgeçirmek için yanına çağırmış ve onlara:

"Yavrularım! Görüyorsunuz ki ben hayatımın son anlarını yaşıyorum. Bu güne kadar sizlere söylemediğim son bir sözüm var. Sağlığımda biriktirebildiğim paralari bir küpün içine doldurup bahçenin bir tarafina gömdüm. O küpü ne tarafa gömdügümü şimdi hatırlamıyorum. Ben vefat ettikten sonra o altin dolu küpü arayıp bulun ve geçim sıkıntılarinizdan kurtulun, demiş.

Babalarının vefat etmesinden bir müddet sonra üç kardeş, babalarının vasiyeti üzerine altın dolu küpü bulabilmek için o geniş bahçenin her tarafini karış karış kazımışlar.
Toprağı adeta elekten geçirir gibi aktarmışlar. Fakat altin dolu küpü bir türlü bulamamişlar ve bulmaktan ümitlerini kesmişler. Bu sırada içlerinden biri:
Bu topraga bu kadar emek vermişken her tarafina ekin ekelim, bari böylece ondan faydalanalım da emeğimiz boşa gitmesin, demiş.

Diğer iki kardeş de bu teklifi uygun görmüş ve kazılan bahçenin her tarafina ekin ekmisler.
Allah da öyle bir buğday vermiş ki, babalarının söylediği altın dolu küp, onların çalışıp toprağı işlemeleri ve böylece rızıklarini aramalarıymış.
Bu şekilde çalişmanin semeresini gören üç kardeş, bundan sonra da çalişmaya devam etmişler.

Nitekim Kuran-ı Kerim'de: "İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39) buyurulmaktadir

BESMELENİN FAZİLETİ


Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."

Suçlunun Savunması

Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz.Ömer'i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna girince selam verir. Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar. Bunun üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince hiddeti birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın. Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin. Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince, Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.


İBRAHİM EDHEM

O iyi adli, iyi şanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, hay huylar duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu.

- "Kim acaba bu densiz?.." derken içinden, başını dışarı uzatarak.
- Kim o ? Diye seslendi. Bu herhalde peri olmalı. Yoksa insandan kimin haddine düşmüş, bu saate sarayın tepesinde gürültü etmek!...

O zamana kadar hiç görmediği bir bölük halk damdan başlarını uzatarak dediler ki:

- Kayıbımız var, gece vakti onu arayıp duruyoruz.

Ibrahim Edhem:
- Ne arıyorsunuz? Dedi.

- Develerimizi, dediler.
- Damda deve arandığını kim görmüş, diyince Ibrahim Edhem;

- Peki... öyleyse sen taht üstünde oturup padisahlik ederken, Allahi arayıp bulmayı nasıl umuyorsun?.. dediler.

İste bu oldu!.. Bundan sonra Ibrahim Edhemi kimse görmedi. Peri gibi insanlarin gözünden kayboldu. Aslında halkın önündeydi ama, mânasi gizli idi. Zaten halk sakaldan, hırkadan başka neyi görür ki?.. Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de!.. İste ondan sonra Zümrüdüanka gibi alemde meşhur oldu. Hangi kusun cani Kafdağına geldiyse, bütün âlem onu söyler, ondan bahseder!...


Mesnevi:4.Cilt. Sayfa:68-69


MİRASYEDİ


Mal, mülk, para, kumaş, hanlar, hamamlar, atlar, davarlar bir bir çıktı elinden mirasyedinin. Miras malının vefası olmaz derler zaten. Alın teri ile kazanılmadığından, kıymeti bilinmez, kolay elde edildiğinden; geldiği gibi kolayca gider. Allahta bu canı bedava verdiğinden, canın kıymeti bilinmez!..

Adam kala kaldı ortalıkta. Ne bir geçim yolu, ne karın doyuracak kuru ekmek!... Başını sokacak bir evinden başka hiç bir şeyi kalmadı!.. Eski dostlar mı?. Eskidi onlar!.. Eskiyen, dost edinilirse; malum akıbet kaçınılmaz olur!.. Sen sen ol; eskiyecekleri dost edinme!.. Ne terk et, ne terk edil!.. Seven ile sevilenin bir olduğudur dost!... Onda ırak düşme olur mu?

Zaten kendisi!..
Bir!..
Yalvardı Allaha, yalnızlığı kalbinin köşesinde hissedince:

- Ya Rabbim!. Beni kurtar, yardım et!.. Lûtfet, bir geçim ihsan eyle!.. Verdiğin malın, mülkün hepsi gitti. Kıymetini bilemedim.. Ne bana bir hayırı oldu, nede yoksullara yardımda bulunamadım!.. Affet Allahım, acı bana!... Bir ışık göster!.. Diye yalvardı günler, geceler boyu.

Mirasyedinin azgınlığı gitti, gözlerinden yaşlar boşaldı.

Gözyaşları, din mahsulüne su verdi!..

İhlas sahipleri; ağlar, sızlar, dua ederler. Onların istekleri Arş-ı Âlaya kadar yükselir. Bunun üzerine melekler:

- Ya Rabbi!.. Sen ki her duayı kabul edensin. Sığınılansın. Mümin kulun yalvarmada, onun senden başka kimsesi yok!.. Yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her istekli, dileğini senden ister!..

Allah:

- Bu onu horlamak için değildir. Geç ihsanda bulunmam, onun faydasınadır. İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi.. Dileğini hemen verirsem; yine döner, o oyuncağa kapılır, gaflete dalar gider..

Gerçi:

- "Ey sığınılan, en düşkünlere yardım eden!.. Allahım!.."
Diye gönlü kırık, perişan bir halde ağlayıp, sızlanmada, ama, bırakın ağlasın, sızlasın!.. Bana onun sesi hoş gelmekte.. "Ya Rabbim!.." demesi, sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor. Yalvarması, başından geçenleri anlatarak beni kandırmaya çalışması hoş geliyor!.. Dudu kuşları ile bülbüller, sesleri
nedeniyle kafeslere konur. Siz hiç kuzgunla, baykuşun kafese konulduğunu gördünüz mü?. Güzel seven bir fırıncının yanına iki kişi gelse, biri ihtiyar, diğeri genç ve güzel bir delikanlı!.. Ekmeği kime önce verir fırıncı?.. İhtiyara!.. Neden?..
Onu savıp, diğeriyle daha fazla kalabilmek için.. Geciktirmek için bir çok hileler, nazlar yapar!..

- Evden taze ekmek gelecek!..

- Biraz daha bekle de sana helva da vereceğim, der...
Türlü oyunlarla onu geciktirmenin yollarını arar!... Anladınız mı?... İşte müminlerin; bir murada hemencecik erişememeleri, iyice bil ki bu yüzdendir!..

Yalvarıp yakarmaları, gözyaşları işe yaradı, tesirini gösterdi sonunda. Israrla çalınan kapı açılır mutlaka.. Rahmetler saçan bu kapıyı kim dövdü de açılmadı ki?..

Rüyasında müjdeci ona:

- "Allah dualarını kabul etti... Mısıra, şeker kamışlığına kadar git, filan mahallede, falan yerde bir define var. Çok değerlidir oradaki gömü. Kaz çıkar.. Senin nasibindir o!.." dedi.
Sevinçle uyandı, ne bulabildi ise kalanlardan, yanına aldı, Bağdattan ayrılarak Mısır;a doğru yola koyuldu. Kalbinde zengin olmanın hayalleri, zorluklara perde oluyor, ne yorgunluk, ne meşakkat... gözü bir şey görmüyor, ha bire yürüyor, yürüyor...

Vasıl oldu sonunda istediği yere. Lakin takati kesilmiş, yanına aldıkları da tükendiğinden, açlıktan kıvranırken, çaresizlik içinde, kendi kendine:

- " Dilenmekten başka çıkar yol kalmadı.. Geceleyin çıkarım, yüzümü göstermem, yarım dirhem olsun bir şeycikler verirler herhalde.. Karnımı doyururum onunla!.." dedi.

Bu düşünceyle çıktı, uzun uzun dolaştı mahalleler arasında. Bazen utanıyor isteyemiyor, açlık galip gelince de:" Haydi iste!.." diyor... Gece yarısını geçinceye kadar böyle bîkarar dolaştı durdu. Ansızın bekçi yakaladı adamı, sokağın başında.. Civarın sakinleri çok çekmişti hırsızlardan, onun için bekçi tutmuşlardı..

Padişah da:

- Geceleyin kimi sokaklarda dolaşırken görürseniz yakalayıp elini kesin hemen, velev ki benim akrabam dahi olsa!.. Onlara merhamet yok, yalanlarına zinhar kanmayasınız!.. diye ferman çıkarmıştı.

Hırsız yakaladığını sanan bekçi önce, hiç bir şey sormadan evire çevire bir güzel dövdü, taa ki yoruluncaya kadar!..

- Dur, ne olur yapma!.. Söyleyeceğim!.. diye yalvarıp yakardı bizim mirasyedi.

Bekçi:

-Peki, söyle bakalım; gecenin bu vaktinde ne arıyorsun buralarda?.. Sen buralı değilsin, belli .. doğruyu söyle.. arkadaşların var mı?.. Yerlerini söyle ki kurtulasın, yoksa, bundan öncekilerin de öcünü senden alırız, diye tehditler savurmayı da ihmal etmedi. Adam ağız dolusu yeminler etti,

- Ben ne ev yakan birisiyim, ne de yankesici!.. Hırsız veya zalim hiç değilim. Ben Bağdatlıyım, dedi... Başından geçenleri, rüyasını, bir bir anlattı.

Yemininden doğruluk kokusu geliyordu. Bekçinin gönlü rahatladı, adamın doğru söylediğini anladı.

- Evet senin hırsız olmadığına inandım. Kötü de değilsin ama aptalsın, ahmaksın!. Bir rüyaya inanmış, bir hayale kapılmış, bu kadar yol aşıp buralara kadar gelmişsin!.. Aklın yok galiba!.. Ben yıllardır, devamlı; Bağdatta, filan mahallede, falan sokaktaki filanca adamın evinin bahçesinde ki elma ağacının,
kıble tarafında define gömülüdür, git onu çıkar, dediler de, rüyaya inanıp, bir serabın peşinden koşmadım!.. Ahmak adamın rüyası da ahmakça olur.

Bil ki; aklı da, ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası, erkeğin rüyasından daha aşağıdır, daha değersizdir.

Adam aptallaşmıştı, kendinden geçmiş gibiydi.

- "Şimdi de bir başka rüya da mıyım?.. Bekçi tam da Bağdattaki evimizi tarif ediyor!.. Allah Allah!.. Ululuğuna hudut yoktur Allahım!.. Hazine evimdeymiş de haberim yokmuş. Definenin başında yoksulluktan ölüyormuşum!.." diye geçirdi içinden. Ne derdi kaldı, ne yoksulluğu.. Ne açlığı kaldı ne susuzluğu..

- "Nasibime ermek için bu sıkıntıya uğramam lazımmış, halbuki ölümsüzlük suyu benim bahçemde imiş... Kendimi müflis sanıyordum, o körlüğe rağmen bu nimete nail oldum .. Bana ister ahmak de, ister aşağılık bir adam.. O define benim oldu ya, sen ona bak!.. Muradıma erdim şüphesiz, dertli de desen fark etmez. Sence dertli olabilirim ama, kendimce hoşum!.. Eğer bu iş aksine olsaydı, sana gül bahçesi, bana hor hakir.. Ne yapardım o zaman!..."

Bunları düşünürken; bekçinin yüzüne baktı, ışıldayan gözlerle ve gülümseyen yüzüyle...

- Kal sağlıcakla, Allahaısmarladık bekçi baba, sağol!.. dedi, yüzü Bağdata dönük, yorgun adımlarına taşıtmaya çalıştığı bedeniyle süzüldü karanlıkta kayboldu....

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:334-........-344

Kardeşliği o zaman gör

Mevlana bir gün müritleriyle gezmekteyken birbiriyle oynaşan köpek yavrularını görürler. Bu sıcak kaynaşmadan etkilenen bir müridi hocasına;
- "Hocam ne güzel kardeş kardeş oynuyorlar.
İnsanlar hiç olmazsa kardeşliği bunlardan öğrenlei"der.
Mevlana bu ham düşünceye şu olgun cevabı verir:
- "Aralarına bir kemik at, kardeşliği o zaman görürsün."
______________________________________________

Harun Reşit ile İhtiyar

Harun Reşit Veziri ile birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:
- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?
- Hurma fidanları dikiyorum.
- Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?
- Kim bilir belki on, belki yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.
- Peki onların meyvelerini görebilecekmisin?
- Bu yaşlı halimle belki göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz.
Bu cevap Harun Reşid'in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, Allah'a hamdeder ve:
- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.
Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine Allah'a hamdeder ve:
- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı.


Konya'da halka vaaz eden Hazreti Mevlânâ bir ara der ki:

-Sizler hep iyilerin yanında kötülerin de uzağında durun! Sakın kötülerle yüz yüze göz göze gelip de kötülüklerinde cesaret vermeyin!..

Ne var ki, halkı kötülere karşı böyle uzak durmaya çağıran Mevlânâ, söylediklerinin aksini yapar. Civarda ne kadar kötü bilinen varsa hepsiyle de yüz yüze, göz göze diyalog kurup sohbeti tercih eder. Bir gün yine kötü bilinen bir adamın dükkanında yüz yüze sohbet ettiğini gören cemaatten biri, dışarıda beklemeye başlar. Maksadı camide söyledikleriyle dışarıda yaptıklarının hesabını sormak.

Nitekim Mevlânâ dükkandan çıkıp da yolda yürümeye başladığı sırada arkasından erişen öfkeli adam sorusunu şöyle sorar:

-Sen değil miydin kürsüde, iyilerin yanında kötülerin de uzağında durun diyen?..

Mevlânâ tereddüt etmeden cevap verir:

-Evet, bendim!.. Öfkeli adam:

-Öyle ise nedir bu çelişkili halin, der? Kötülerle yüz yüze, göz göze diyalogdan geri kalmamakta, onlarla hep beraber olmaktasın. Mevlânâ şaşırtan cevabını şöyle verir:

-Ben yetmiş iki buçuk milletin kötüleriyle beraberim!.

Büsbütün çileden çıkan adam:

-Zaten der, sizin gibileri bizim ahlakımızı bozuyor. Kürsüde öyle konuşuyorsunuz, sokakta da böyle davranıyorsunuz. Sözünüzle özünüz bir olmuyor.

-Ben bu sözünle de beraberim, diyen Mevlânâ şöyle devam eder:

-Doğru olan, sözüyle özü bir olmaktır. Kürsüde ne söylüyorsa sokakta da öyle olmaktır. Yalnız der, benim sözümle özüm birdir. Çelişki yoktur davranışlarımda.

Şöyle açıklar kendi özel durumunu:

-Ben sırtında gül yaprağı taşıyan bir hamal gibiyim.Vardığım yerlere gül kokusu yayarım. Sırtında gülü bulunmayanlar kötü kokulu yerlere varmasınlar. Şu benzetmeyi de ekler sözlerine:

-Bizim gibilerin vardığı karanlık yerlerde bilgi şimşekleri çakar, ilim sohbetleri aydınlatır ortalığı. Vardığı yeri aydınlatacak bilgi nuruna sahip olmayanlar, girmesinler aydınlatamayacakları karanlık yerlere!..

Hiç beklemediği mantıklı bir açıklama ile karşılaşan öfkeli adam düşünmeye başlar... Neden sonra onun da söylendiği duyulur:

-Demek ki der, bilgi yükü taşımayanlar varmasınlar kötülerin yanlarına. Çünkü bilgileri yoktur ki bilgisizlik kokusunu bastırsınlar, ilim, irfan nurları yoktur ki cehalet karanlıklarını aydınlatsınlar...

Sözlerini şöyle bağlar:

-Şimdi anlıyorum ki der, bilgisizlere düşen, kötülerden uzak durmak, bilgi sahiplerine düşen de kötüleri kendi hallerine bırakmayıp irşat etmek... Zaten der, sorumluluk duygusu taşıyan doktorlar hastalardan uzak kalamazlar, muhtaçları şifalı ilaçlardan mahrum bırakamazlar...

NAMAZ KILINIRKEN PATLAYAN MERMİ

Girit Adasının fethi, yani Venediklilerden alınışı zamanında idi... Osmanlılar Girit'teki Kandiye Kalesini almak için var güçleriyle çarpışıyorlardı. Venedikliler de sonuna kadar direniyorlardı. O zaman Venedikliler Kandiye Kalesini savunmak için humbara isimli toplar kullanıyorlardı. Bir gün Osmanlı Ordusu Kumandanlarından Zeynel Bey, namaz kılıyordu. Namaz anında seccadesinin önüne bir bumbara mermisi düştü. Namazı bozup kaçmayan Zeynel Bey, namaza devam ederek secdeye vardı. Secde anında iken de bumbara büyük bir gürültü ile patladı. Fakat Zeynel beye hiçbir şey olmamıştı. O gayet sakin bir vaziyette namazını bitirdi ve doğruca baş kumandanın huzuruna - çıkarak durumu anlattı:
Yalnız humbaranın patlamasını bekleyerek secdede biraz fazla kaldım. Acaba namazıma bir zararı oldu mu? diye sordu.
Zeynel Bey'in bu kahramanlığı kumandanın hoşuna gitmişti. Namaza bir halel gelmediğini söyledi ve Zeynel Beye de çıkarıp bir kese altın verdi.
İşte ecdâd bu toprakları böyle kazanmışlar, bizler de masa başında düşmana centilmenlik olsun diye Lozan'da, şurda - burda ikram etmişiz...


KOMŞU HAKKI

Hasan Basri Hazretleri hastalanmıştı. Yahudi komşusu ziyaretine geldi. İçeri girdiğinde burnuna kötü bir koku gelmişti. Bu kokunun nereden geldiğini sordu. Hasan Hazretleri:
- Benim hastalığımdandır, dediyse de yahudi,
- Hayır komşu. Bu, tuvalet kokusu olması lâzım, diyordu.
Sebebini araştırmaya başladı. Bunun üzerine Hasan Basrî Hz. işin doğrusunu anlattı:
- Sizin evin hela duvarı bizim eve bitişiktir. Bir müddettir, duvardan pislik sızıyordu. Hasta değilken birkaç kere o sızmayı kapattım ama şimdi tekrar başladı. Hasta olduğum için yapamadım. Bu koku oradan geliyor.
Yahudi:
- Peki bana niçin haber vermedin? Bilseydim, ben tedbir alırdım. Bu zamandan beri bu sıkıntıyı niçin çekiyorsunuz? deyince, Hasan Basrî Hazretleri'nin cevabı şöyle oldu:
- Size haber verirsem belki kırılırsınız, diye düşündüm.
Bu durum karşısında oldukça hislenen ve üzülen Yahudi, daha fazla dayanamadı ve derhal kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.

GÜZEL NAMAZ KILABİLİYOR MUYUZ?

Hâtem-i Zâhid (k.s.)hazretleri Âsım İbn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde Âsım (kuddise sırruh) ona sordu:

-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?

O da 'Evet'deyince, Âsım (k.s.):

-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu. Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:

-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kılacağım yere dikiliyorum. Tâ ki her uzvum yerleşiyor.

Sonra Kâbe'yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı İbrahimi göğsümün hizasında, Allah Teâlâ'yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum.

Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum.

Sonra ihsan ile (Mevlâ'yı görür gibi) iftitah tekbirini tekbirini alıyorum, tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum, tazarrû ile secdeye kapanıyorum.

Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selâm veriyorum.

Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.

Bunu duyan Âsam hazretleri:

-Ey Hâtem!Senin namazın böylemi? diye sordu. O da:

- Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:

-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım

Yahudi Komşu

İslâm âlimlerin büyüklerinden Malik bin Dinâr'ın yahudi bir komşusu vardı. Yahudi, evinin kanalizasyon çukurunu, düşmanlık olsun diye, Malik hazretlerinin odasının arkasına yaptı. Odadan içeri sızıntı oluyor, pis koku çok rahatsız ediyordu. Malik bin Dinar, her gün sızıntıları temizler, pis kokuyu giderici güzel kokulu şeyler yakardı.

Yahudi, Malik'in rahatsız olduğunu anlıyordu. Fakat şikayete gelmemesine hayret ediyordu. Malik'in üzerine kendisinin sabrı taştı. Malik'in evine geldi. Pis kokuyu duyunca dedi ki:

Ey Malik, bu koku ne?

Burada kokulu şeyler yakıyorum.

Hayır, bu koku kanalizasyon kokusudur. Bak duvardan sızıyor. Ne diye bana söylemiyorsun?

Eğer söyleseydim, sen üzülebilirdin. Bizim dinimizde, komşuyu üzmemek ve ondan gelen eziyetlere katlanmak vardır. Komşuyla kavga ve gürültü etmek yoktur.

Yahudi bu sözler karşısında sarsıldı. Dedi ki:

Ben bugüne kadar İslâm dinine düşman idim. Şimdi İslâmiyete hayran kaldım. Böyle güzel ve tatlı hükümler ancak hak olan bir dinde bulunur. Ey Malik, müslüman olmak için ne lazımsa derhal yapmaya hazırım!

Yahudi, Kelime-i şehâdet getirdi ve iyi bir müslüman oldu


Allahtan Utanmaya Senden Daha Layığım!

Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kiflden karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. Allahım bana yardım et. diye dua etti.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifle teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da Allahım! Nolursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim. diye dua ediyordu.
Kadın, Kiflin yanına gitti. Kiflin yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,
Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allahtan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:
- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allahtan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.
Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabbine şükür içinde evine döndü.
Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabbine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kiflin ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahmana teslim eyledi.
Sabah olmuştu. Kiflin evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifli ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: Allah, Kiflin günahlarını affetti.
Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kiflin affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.
HİKAYE BİZE NE ANLATIYOR?
Tevbe kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.
Allah, kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları değişik vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabbiyle arasındaki bağı devamlı surette güçlü tutmasıdır.

AFFET BABACIĞIM
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.


HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI


Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der.

ANA YÜREĞİ

Kuşlarla dahi konuştuğu söylenen Süleyman Peygamber,altın bir tahtta oturur ve halkının adaletini sağlardı.
Çocuğunu kaybetmişbir ana umudunu kaybettiği bir anda,yavrusunu başka bir kadının kucağında görmüş ve onu almak istemiştir.Hırsız kadın bebeği vermeyince olay büyümüş.Süleyman Peygamber'e kadar yansımıştı.Her ikisi de çocuk benim diyordu.Süleyman:
''Madem ki bu çocuğun anası olduğunu iddia ediyorsunuz,o halde çocuğu hemen ortadan ikiye böldüreceğim,yarısını birinize ,diğer yarısını da diğerinize vereceğim...''der ve arkasını dönerek:''Celladı çağırın bana!'' diye seslenir.
Hırsız kadın bu bölünmeye razı olduğu için ses çıkarmaz,asıl ana da acı
bir çığlık atarak:
''Tamam... Sakın kesmeyin,ben onun anası değilim,yavrucağa zarar vermeyin,yeter ki sağ kalsın!...der.
Bu sözler üzerine Süleyman Peygamber asıl annenin kim olduğunu anlar ve çocuğu ona verir.


Kahvenin hatırı

Eski bir hikayedir, vaktiyle İstanbul;da Yemiş İskelesi;nde kahvecilik yapan ve başından türlü maceralar geçtikten sonra âmâ düşen bir adamdan naklen Üsküdarlı halk şairi Vasıf, ondan da naklen Reşad Ekrem şöyle kaydediyor (İstanbul Ansiklopedisi V, 2808):
Bu adamın Bir gün kahvehanesine bir yeniçeri gelip,
Hey arkadaş!. Hep müşterilerine birer kahve yap, lakin şu kâfire yapma, demiş. Kâfir dediği de bir köşede oturup nargile içen bir Rum gemi kaptanı imiş. Âmâ, hiç şüphesiz ki o zaman gözü açık, birer kahve yapıp vermiş. En sonra da iki kahve yapıp,
; Kaptan, biz de seninle içelim!.. diye Rum müşterinin yanına oturmuş. Yeniçeri,
Heeyy!.. Ben sana o kafire kahve yapma diye tenbih etmedim mi? deyince kahveci de,
; Kaptana yaptığım kahve senden değil, ocaktandır ağa!.. cevabını vermiş.
Aradan zaman geçmiş. Sisam adasında büyük bir isyan baş göstermiş. Kahveci de yeniçeri ocağında kayıtlı asker olduğu için adaya sevk edilmiş. Askerin arasında şuyû bulduğuna göre Sisam;da asi olan Rumlar, ele geçirdikleri Türk esirleri bir meydanda müzayede ile satarlar, arttırıp alan da hemen boğazlayıp kesermiş. Müzayede ile esir satmaktan kasıtları da, isyan hareketini beslemek için bir nevi yardım toplamakmış. Gün gelmiş, Yemiş İskelesi;nin kahvecisi de Rumların eline esir düşmüş ve diğer esirlerle birlikte o meydanda satışa çıkarılmış. İstekliler kaç kişi ise karşılarına dizilmişler, bekleşirler imiş. O sırada tepeden tırnağa silahlı bir Rum gelmiş. Bunları gözden geçirdikten sonra bir iskemleye oturmuş. Müzayede de başlamış. İlk, bir paradan başlarlarmış. Bir canda beş paraya, on paraya kadar çıkarmış. Sıra kahveciye gelince iskemlede oturan o silahlı adam yekden,
Beş kuruş!.. diye bağırmış.
Arttıran olmayınca da esiri alıp bir muhafız nezareti altında şehirden çıkarmış. Zavallı kahveci,;Beni beş kuruşa aldığına göre kimbilir ne gibi işkencelerle öldürecek!?; diye düşünürken, ıssız bir yerde o silahlı Rum,
Korkma, demiş, sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Hani bir yeniçeri bana hakaret ettiği zaman sen onu dinlemeyip bana kahve ikram eden Yemiş İskelesi;ndeki kahveci değil misin?!...
Kucaklaşıp öpüşmüşler.
Bir fincan kahvenin hatırını sayanlardır ki asi de olsa, şakî de olsa merd adamdır.

ANA

Ana için derler, sonu yok ızdırabın...
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın...
Fânîler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kâim;anam; diyen biriyle... Evlât olmayınca ana, ana değildir. Ya anam demeyince! Ananın emeli bir evlât, bazan da başka bir şeydir. manâ gibi, ruh gibi, ideâl gibi bir şey...
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hakk yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisâr içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim der. Ana vardır, evlâdıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve perîşan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebî hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhûldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sînelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır...
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruha; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne...
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe...
Ana-evlât iki vücud bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda gönül yakan sevgili emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sîneyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak...
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakda bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine... Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evlâdına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.
Burası Yemendir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.
Gözlerde şehit silûeti, kulakta cennet ırmakları gibi onun sesi:
Küffar Kırımı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâymal oldu anam,
Ben oraya giderim...
Kırımda küffara iltihak eden de var. Plevneyi unutup Tunada tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim talihsiz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine...
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, tâ arşa kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler... Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusufun gömleği, Çîn-i cebinine , yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam...!


YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu


Evlat ve Kuyruk Acısı

Zamanin birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış.
Yılan da duygulanmış, dile gelmiş. Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.
Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.
"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün senlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yillar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demis.
Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....
Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.
Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.
Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Caninin parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...Yilan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı.. bende de bu kuyruk acısı varken
biz artık dost olamayız


KARINCA İLE HZ. SÜLEYMAN (a.s)
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, amin... (2)


ÜÇ SORU

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.

Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında kara verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.

Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.

Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarlaları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi.

"Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.

"Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir
parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".

Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi.

Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.

Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,
zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam.
"Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"

Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral.

"Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi.

"Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."

"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.",

Sadi Sirazi
____________________________________________

Yargısız İnfaz
Çok eski zamanlarda bir dağ evinde yeni doğmuş olan kundaktaki bebeğiyle yaşayan genç bir dul kadın vardır. Eşini yeni kaybetmiştir. Daha birkaç ay önce. Her gün Allah,a kendisine bir dost vermesi için dua etmektedir. Bir gün kapısının önünde yaralı bir gelincik bulur. Onu evine alır ve kısa zamanda iyileştirir. Ama bu kısa zamanda gelincik ona o da gelinciğe alışmıştır. Yani gelincik az da olsa evcilleşmiştir. Fakat kadın benim evde olmadığım bir vakitte acaba bebeğime bir şey yapar mı diye düşünüp dururmuş. Genede kendisine başka bir dost bulamama korkusuyla gelinciği bırakmayı istemiyormuş. Bu kaygılarla yaşarken kadın bir gün dağa odun almaya gitmiş. Tabiki aklı yine evde acaba. Odununu alıp bir an önce eve gelmiştir kadın. Kapıyı açar açmaz karşısında ağzını kan içinde gelinciği görünce bebeğe bir şey yaptığını düşünerek sırtındaki odunu keskin bir hamleyle bırakarak eline aldığı bir odun parçasıyla gelinciği tek darbede öldürmüştür. Koşarak bebeğinin olduğu odaya gitmiştir. Gördüğü manzara karşısında donup kalmıştır. Oysa gelincik bebeğe saldıran bir yılanı öldürmüştür bu yüzden ağzı kan içerisindedir!...
_______________________________________________
Baba Nasihati
Evliya Çelebi, 1640 yılında babasından habersiz Bursa'ya gider. Eve dönüşünde babası, ona birtakım öğütler verir. Bu parça "Seyahatname"den alınmıştır:

O gün, üzüntü içindeki evimize varıp babam ile annemin mübarek ellerinden öptüm, huzurlarında el bağlayıp durduğumda aziz babam :
-"Safa geldin, Bursa seyyahı! Safa geldin," dedi.
Halbuki ne tarafa gittiğimden kimsenin haberi yoktu. Babama :
-"Sultanım, hakirin Bursa'da olduğunu nereden bildiniz?" dedim.
Buyurdular ki :

-"Sen, 1050 Muharrem'inin (Mayis 1640) Aşuresinde kaybolduğun mübarek gecede dua okudum. O gece rüyamda seni gördüm : Bursa'da Emir Sultan Hazretlerini ziyaretle seyahat rica edip ağlıyordun. O gece benden nice evliyalar rica edip seyahate gitmen için izin talep ettiler. Ben dahi o gece cümlenin rızasiyle sana izin verdim." "Gel imdi oğul! Bundan sonra sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye! Ama sana bir nasihatim var." Diye elimden yapışıp huzurunda diz çöktürdü, sağ eliyle sol kulağıma sıkıca yapışıp şu nasihatte bulundu :

-"Oğul!.. İyi adını keme takma ve keme arkadaş olma, zararını çekersin. İleri yürü, geri kalma, alay bozma. Tarla basma. Dost malına göz dikme. Komadığın yere el uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme. Ekmekle tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere varma. Sır sakla. Bir mecliste dinlediğin sözleri sakla. Evden eve söz taşıma. Kimseyi kınama, çekiştirme. Haluk ol. Herkesle iyi geçin. Kimseye dil uzatma. Senden uluların önünden gitme. İhtiyarlara hürmet et. Daima temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere karşı perhizkar ol. Arkadaşlık ettiğin vezirlere, vükelaya, ayana ve kibarlara varıp, her an, dünya için bir şey ricasında olma ki, senden nefret etmesinler, sana soğuk davranmasınlar. Eline giren malı israf etme. Kanaatle geçin. Sağlık ve hastalıkta lazım olur. Dünyalık akçayı yiyecek, içecek için muhafaza edip namerde muhtaç olma. Çünkü "Düşmana kalırsa kalsın, dosta muhtaç olma tek." demişler.
Cümle ziyaretgahları ve her diyarın konak yerlerinden olan çöl ve ovaları, yüksek dağları, ağaçları ve acayip kayaları, ibretle seyredilecek eserlerini, kalelerini, ulularını yazarak "Seyahatname" namıyla bir tomar telif eyle. Sonun ve akıbetin hayrola, öğütlerimi kulağına küpe yap," deyip enseme pehlivanca bir sille vurdu, kulağımı burup "Yürü, akıbetin hayrola!" dedi.
==============================================

HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI
Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der






İşin İçinde Kelle Var

Bir padişahın canından çok sevdiği bir devesi vardı. Padişah sadece bu deveye bakmaları için birkaç kişi vazifelendirmişti. Padişahın deveye olan sevgisi o kadar fazla idi ki:

Kim bana bu devenin öldüğünü söylerse onun kellesini keserim, diyordu.

Fakat deve de nihayet bir hayvandı Bir gün beş gün derken kaç sene yaşadıysa her hayvan gibi o da öldü. Şimdi kim gidip de padişaha:

Deve öldü!, diyebilecekti.

Bir - iki gün sonra içlerinden biri:

- Ben bunu gider padişaha söylerim, dedi ve padişahın huzuruna çıkıp saymaya başladı:

- Sultanım kıymetli deveniz yattı kalkmıyor, yumdu gözlerini açmıyor, uzattı ayaklarını toplamıyor

Adamı sonuna kadar dinleyen padişah:

Desene deve öldü, demiş.

Adam:

Padişahım onu da siz söyleyin, çünkü işin içinde kelle var, diyor


Annemin Halısı

Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran onüç onbeş yaşlarında gence:

Safı doldur evlad, dedi. Gel yanıma.

Çocuk mahcup bir ifadeyle:

Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.

Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

Ne o, dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?

Ve öfkeyle devam etti:

Anne kuzusu, ne olacak

Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cumasını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam söylediklerinden çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

Sana anne kuzusu dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Ağzımdan kaçtı işte

Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

Söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefat ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da..

ASLAN PAYI

Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.
Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu.
Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan :
- "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi.
Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı :
"Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.
Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum.
En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi.
Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.
- "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.
- "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi.
Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra :
- "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz.
Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.
Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi.
Aslan sevinerek haykırdı :
- "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?" dedi.
Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.
- "Kurdun başına gelenlerden" dedi.
Mevlana


Yetim Çocukları Gözetmek

Enes bin Malik (radıyallahü anh) Hazretlerinden rivayet olundu.

Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz bayram namazını kılmak için hâne-i saadetlerinden çıktılar. Hemen gördüler ki, bir çok çocuk toplanmışlar oynuyorlar. Onlarla beraber olup da oyuna katılmayan ve ağlayan bir çocuk gördü. Elbisesi eski idi. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz:

«Ey oğul! Sen niçin onlarla beraber oynamazsın?» diye sual buyurdular.

Sabi, Resûlüllah Efendimizi tanımadığından:

Babam falan gazada Resûlüllah ile beraberken şehîd oldu. Annem başka biri ile evlendi. Annemin kocası benim malımı yedi ve evimden de çıkardı. Şu anda yiyecek, içecek ve kalacak bir şeyim olmadığından babamın yokluğunu hatırladım, babası olan şu çocuklara bakarken ağladım, dedi.

Aleyhisselâtü vesselam Efendimiz o sabinin elinden tutup: __ Razı olur musun ben sana peder olsam ve (Hazreti) Aişe validen olsa, (Hazreti) Ali amcan olsa Hasanla Hüseyin sana kardeş olsalar, Fatıma sana kız kardeş olsa? buyurdu.

Sabi o zaman bu tesadüf ettiği kimsenin Âlemlerin Efendisi Muhammed Aleyhisselâm olduğunu anladı:

Niçin razı olmam ya Resûlallah!, dedi.

Bunun üzerine Nebî aleyhisselâm o çocuğu alıp hanei saadetlerine götürdüler. Güzel elbiseler giydirip karnını doyurdular. Güzel kokular sürdüler. Çocuk dışarı sevinçle çıktığında, diğerleri:

Biraz önce ağlıyordun, şimdi ise sevinçlisin. Buna sebep nedir acaba? dediler.

Sabî:

Ben biraz önce açtım şimdi doydum. Biraz önce çıplaktım, şimdi giyindim. Biraz önce benim babam yoktu, şimdi ise benim babam Nebî aleyhissalâtü vesselâmdır. Hazreti Aişe validem, Hazreti Hasan ve Hüseyin kardeşlerim, Hazreti Fatıma benim kız kardeşimdir. Hiç ben sevinmez miyim? dedi.

O zaman o çocuklar:

Keşke bizim babalarımız da gazada şehîd olaydılar ve biz de bu çocuk gibi olaydık, dediler.

Sonra Nebî aleyhisselâmm vefatında o sabî dışarı çıkarak:

İşte ben şimdi yetimim, dedi.

Bunu duyan Hazreti Ebû Bekir, onu kendi hanesine getirip evlât edindi.


Sağırın Hasta Ziyareti

İyi kalbli sağır bir adam, komşusunun hasta olduğunu duyup ziyaretine gitmek istemiş ve kendi kendine:

Ben sağırım, o ise hasta Adamın sesi zaten zor çıktığı için fazla zorlamaya gerek yok. Hastaya sorulan şeyler ve alınan cevaplar zaten bellidir. Ben nasılsınız derim, o iyiyim, der. Ben de ne yiyorsunuz derim, o bir yemek ismi söyler, ben de afiyet olsun, derim Doktorlardan tedaviye kim geliyor, derim, o bir doktor ismi söyler. Ben de iyi bir doktor derim, olur biter, diye düşünür ve hastayı ziyarete varıp baş ucuna oturur.

Nasılsınız?

Dîye hâl-hatır sormaya başlar. Hasta inleyerek:

Ölüyorum, diye cevap verince, sağır hazırlandığı gibi:

Oh, oh çok güzel çok güzel Memnun oldum, diye mukabele eder.

Hasta sinirlenir:

Bu ne demek, adam ölmemi istiyor galiba?, der.

Adam tekrar sorar:

Ne yiyebiliyorsunuz?

Hasta sinirli sinirli:

Zehir yiyorum!, der.

Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanıp:

Afiyet olsun çok güzel, inşallah daha iştahınız açılır, der. Hasta büsbütün çileden çıkar.

Sağır adam sormaya devam eder:

Tedavi için hangi doktor geliyor?

Hasta:

Hadi be defol ş